Öfkeden Özgürleşmeye: Imany’nin Women Deserve Rage Konseri Üzerine
- 2 days ago
- 2 min read
Bazı konserler vardır; sevdiğiniz şarkıları canlı dinler, alkışlar ve güzel bir akşam geçirirsiniz. Bazıları ise daha ilk dakikasında size bunun bir konserden fazlası olacağını hissettirir.
Imany’nin Women Deserve Rage konseri benim için ikinci türdendi.
Sahneye çıktığında, kalbimizin en kırılgan yerlerine dokunan bir hikâyenin içine çekileceğimizi henüz bilmiyorduk. İlk şarkısını söylemeden önce uzun bir şiir okudu. Eski eşinin bir sabah gönderdiği bir e-postayla evliliğinin bittiğini öğrendiği günü anlattı. O ayrılığın açtığı yarayı, öfkesini, yasını ve zaman içinde geçirdiği dönüşümü şiirsel bir dille bizimle paylaştı.
Daha ilk dakikadan konser, bir performanstan çok ortak bir tanıklığa dönüştü.
Konseri üç bölüme ayırmıştı: öfke, iyileşme ve özgürleşme.
İlk bölümde müzik, bastırılmış öfkenin diliydi. Yükselen ritimler, sertleşen tınılar ve güçlü vokali, yıllarca içeride taşınan acının sesine dönüşüyordu. Dinlerken şunu düşündüm: Öfke çoğu zaman yıkıcı bir duygu olarak anlatılır. Oysa öfke, çoğu zaman ihlal edilmiş sınırların, görülmemiş ihtiyaçların ve tutulamamış yasların da sesidir. Özellikle kadınlara öfkeyi göstermemeleri öğretilirken, bu duygunun görünür olması başlı başına politik bir eyleme dönüşebiliyor.
İkinci bölümde, Imany kendi hikâyesini anlatmayı sürdürürken, kadınların toplumsal baskılar nedeniyle duygularını ne kadar saklamak zorunda bırakıldığından söz etti. Maya Angelou’dan yaptığı alıntılarla bir kadının özgürleşmesinin yalnızca bireysel bir kazanım olmadığını; hepimizin özgürleşmesine açılan bir yol olduğunu hatırlattı. Bir insanın acısı hiçbir zaman yalnızca ona ait değildir. İyileşme de çoğu zaman tek başına gerçekleşmez. Bir başkasının tanıklığında, temasında ve kabulünde mümkün olur.
Bu düşünce bana psikoterapinin en temel ilkelerinden birini yeniden hatırlattı: Dönüşüm çoğu zaman yalnız başımıza değil, ilişki içinde gerçekleşir.
Ve son bölüm…
Özgürleşme.
Açık Hava Tiyatrosu’nun atmosferi tamamen değişti. İnsanlar artık yalnızca dinlemiyor; şarkılara eşlik ediyor, dans ediyordu. Sanki konserin başında birlikte taşınan yük, son bölümde birlikte hafifliyordu.
Finalde söylediği, Türkçe'ye “Ben kimsem oyum.” diye çevrilebilecek parçadan önce, “Bu bir mantra olsun. Bu konserden yanınıza tek bir şey götürecekseniz, bu sözü götürün.” dedi.
Binlerce insan aynı cümleyi birlikte tekrar etmeye başladı.
O anda yaşanan şeyi yalnızca coşku olarak tarif etmek eksik kalıyor. Daha çok ortak bir kabul hâliydi. Herkes, olduğu kişiyle orada bulunuyordu. Kusurlarıyla, yaralarıyla, hikâyesiyle…
İlişkisel İhtiyaçlar Modeli'nde en temel ihtiyaçlarımızdan bazıları, otantik olabilmek, görülmek, kabul edilmek ve olduğumuz hâlimizle ilişki içinde kalabilmektir. Belki de bu yüzden o final bu kadar etkileyiciydi. Kimse daha güçlü, daha kusursuz ya da daha “iyi” biri olmaya çalışmıyordu. Sadece olduğu kişi olmasına izin veriyordu.
Konser boyunca beni en çok etkileyen şey, Imany’nin kırılganlığını saklamamasıydı. Çünkü kırılganlık çoğu zaman bizi zayıf yapmaz; aksine başkalarının da kendi hikâyelerine yaklaşabilmesi için güvenli bir alan açar.
Konserin bitiminde aklımda kalan şey bir melodi değildi.
Acının müzik aracılığıyla dönüşebileceğine yeniden tanıklık etmiş olmak ve belki de iyileşmenin, öfkeyi bastırmakla değil; ona ses verebilmekle başladığını yeniden hatırlamaktı.

Comments