Lacrima: Görünmeyen Emeğin Gözyaşları
Bir gelinliğin ardındaki yaşamlar, fedakârlıklar ve görülmeyen insan hikâyeleri üzerine...
Lacrima, Latince “gözyaşı” anlamına geliyormuş. Oyunu izledikten sonra bu ismin ne kadar anlamlı olduğunu düşündüm. Çünkü sahnede tanık olduğumuz yalnızca bir gelinliğin tasarlanma ve hazırlanma süreci değildi. O gelinliğin her bir parçasında farklı insanların emeği, yaşamları, kayıpları ve belki de birbirinden farklı gözyaşları vardı.
Bir prensesin düğünü için hazırlanan, geçmişteki kraliyet gelinliklerinden ilham alan, benzersiz olması arzulanan bir gelinlik... İlk bakışta ihtişamlı bir düğünün hazırlığına tanıklık edeceğimizi düşünebiliriz. Oysa oyun bizi bu ihtişamın ardına, çoğu zaman görünmeyen insanların yaşamlarına götürüyor.
Gelinliğin farklı parçaları farklı ellerde şekillenirken, biz de o ellerin sahiplerinin hikâyelerine tanık oluyoruz. Her birinin kendi yaşamında mücadele ettiği zorluklar, sürdürmeye çalıştığı ilişkiler, karşı karşıya kaldığı kayıplar ve yapmak zorunda hissettiği fedakârlıklar var.

Bir başkası için olağanüstü güzellikte bir şey yaratmaya çalışırken, insan kendi yaşamından nelerden vazgeçiyor?
Üç saat süren, yalnızca üç dakikalık bir arayla devam eden oldukça yoğun bir deneyimdi Lacrima. Sahnedeki yaşamlar arasında gidip gelirken zaman zaman bir izleyici olmaktan çok, onların yaşamlarının içinde kalmış gibi hissettim.
Özellikle bir kadının, mesleğinde güçlü ve başarılı olmasına rağmen evliliğinde maruz kaldığı zorbalığa tanık olmak benim için oldukça zordu. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünen birinin, en yakın ilişkisinde nasıl bir çaresizlik ve sıkışmışlık yaşayabildiğini görmek... O sahneler devam ederken kendi içimde de
sıkışmışlık hissettim. İzlemeye devam etmek, orada kalmak ve tanık olmak zorundaymışım gibi.
Belki de oyunun en güçlü yanlarından biri buydu. Bizi yalnızca başkalarının acılarına bakmaya değil, o acılara tanık olmanın yarattığı duygularla da karşılaşmaya davet etmesi.
Oyun boyunca beni düşündüren meselelerden biri de fedakârlıktı. Bir gelinliğin tamamlanabilmesi için harcanan zaman, verilen emek, ertelenen ihtiyaçlar, kimi zaman görmezden gelinen bedensel sınırlar... İnsanların kendi yaşamlarında önem verdikleri şeylerden vazgeçmeleri, aileleriyle ilişkilerinde yaşadıkları zorluklar ve bütün bunların ortaya çıkacak eserin bir parçası hâline gelmesi.
Peki, bu emeğin karşılığı neydi?
Yalnızca maddi bir karşılıktan söz etmiyorum. O emeğin görülmesi, fark edilmesi, değerinin bilinmesi... Bir insanın bir şeyi var edebilmek için kendi yaşamından neler verdiğinin anlaşılması mümkün mü?
Bir tarafta ihtişamıyla, benzersizliğiyle ve taşıdığı sembolik anlamla değerli görülen bir gelinlik; diğer tarafta onu var edebilmek için kendi yaşamlarından, ilişkilerinden, ihtiyaçlarından ve kimi zaman bedenlerinden fedakârlık eden insanlar...
Gelinliğin ihtişamı arttıkça, onu mümkün kılan insanların görünmezliği daha da çarpıcı hâle geliyor.
Belki de burada üzerinde durulması gereken, yalnızca verilen emeğin ne kadar değer gördüğü değil. O emeği veren insanların kendilerinin ne kadar görüldüğü. İnsanın yalnızca ürettikleriyle, yerine getirdiği işlevlerle ya da başkalarının beklentilerini karşılayabildiği ölçüde değil; kendi ihtiyaçları, kırılganlıkları ve yaşantılarıyla da görülmesi...
Oyunun sonunda paylaşılan bilgiler bu soruları benim için daha da görünür kıldı. Üzerinde uzun süre çalışılan gelinliğin ve özellikle duvağın ne kadar kısa bir süre kullanıldığını öğrenmek oldukça çarpıcıydı.
Bir tarafta dakikalarla ölçülen bir kullanım süresi, diğer tarafta saatler, günler, haftalar boyunca verilen emek. Bir tarafta tarihte iz bırakması beklenen bir gelinlik, diğer tarafta o gelinliği var eden insanların kendi yaşamlarında bıraktıkları ya da taşımak zorunda kaldıkları izler.
Bir şeyin değerini ne belirliyor? Onu kimin kullandığı mı, ne kadar görünür olduğu mu, yoksa onu var edebilmek için harcanan emek mi? Ve neden bazı insanların yaşamları, başkalarının yaşamlarında yalnızca birkaç dakika sürecek bir anı mümkün kılmak için böylesine büyük bedeller ödeyebiliyor?
Oyunun başladığı noktaya geri dönerek sonlanması da benim için anlamlıydı. Sanki bütün bu hikâyelere, yaşananlara, kayıplara ve gözyaşlarına tanık olduktan sonra yeniden aynı görüntüyle karşılaşıyorduk. Ama artık o görüntü aynı değildi.
Çünkü biz, onun ardında kalanları görmüştük.
Lacrima'dan çıktığımda içimde bir hüzün ve ağırlık hissi vardı. Sanırım bu ağırlık yalnızca tanık olduğum acı verici yaşantılardan değil, bütün o emeğin, fedakârlıkların ve insan hikâyelerinin ne kadarının gerçekten görüldüğüne dair zihnimde kalan sorulardan kaynaklanıyordu.
Bir güzelliğin ardında ne kadar acı olabilir? Bir insanın emeği, o insanın yaşamından bağımsız düşünülebilir mi? Ve biz, hayranlıkla baktığımız şeylerin ardındaki insanları ne kadar görüyoruz?
Belki de Lacrima'nın bende bıraktığı en güçlü iz buydu: Bir şeyin değerli bulunması ile onu var eden insanların değerinin görülmesi arasındaki derin mesafe.
Ve o mesafenin içinde biriken gözyaşları...

Comments