top of page

Hamnet: Hüznün Akıcılığı

23 hours ago
3 min read


Geçtiğimiz yaz Londra seyahatim sırasında Stratford-upon-Avon'a gitmiş, William Shakespeare'in bugün müzeye dönüştürülmüş evini ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Hamnet filmini izlerken o ziyaretim yeniden canlandı zihnimde. Bir zamanlar içinde dolaştığım, odalarına baktığım, geçmişte yaşananları hayal etmeye çalıştığım o ev, filmle birlikte benim için başka bir anlam kazandı. Sanki o mekânın duvarları arasında yaşanmış olabilecek duygulara biraz daha yaklaşmıştım.


Film, William Shakespeare'in Agnes'ten etkilenmesiyle başlıyor. Birbirinden oldukça farklı görünen bu iki insanın yakınlaşmasını, William'ın Agnes'e ulaşmak için gösterdiği çabayı, Agnes'in de bu ilişkiyi sahiplenişini izliyoruz. Ailelerin başlangıçtaki tereddütlerine rağmen birlikte bir yaşam kuruyorlar. Ancak zamanla bu hikâyenin merkezine yalnızca birbirlerini seven iki insan değil, onların çocukları, kurdukları aile ve sonunda karşı karşıya kaldıkları büyük kayıp yerleşiyor.


Beni filmde en çok etkileyen, Shakespeare'in yaşadığı acıyı nasıl dönüştürdüğü oldu. Hamnet'in Hamlet'e dönüşmesi, kaybın yalnızca bireysel olarak taşınan bir acı olmaktan çıkıp başkalarıyla paylaşılabilen bir deneyime dönüşmesi...

Hamnet'in ölümü, film boyunca içimde giderek ağırlaşan bir duygu yarattı. Özellikle kız kardeşini yaşatabilmek için kendini onun yerine koymaya çalışması, sanki yaşamla ölüm arasında kalışı çok dokunaklıydı. Bir çocuğun kardeşini korumak için kendini feda etmeye hazır oluşu... O sahnelerde sevginin, çaresizliğin ve kaybetme korkusunun birbirine nasıl karıştığını hissettim.


Agnes'in çocuklarını hayatta tutmak için gösterdiği çaba da beni derinden etkiledi. Son ana kadar elinden geleni yapmaya çalışması, bütün dikkatini ve varlığını çocuğuna yöneltmesi, neredeyse kendinden geçercesine onunla temas halinde kalması... O anlarda Agnes'in gücüne hayranlık duydum. Bir yandan da bütün bu çabanın kaybı önlemeye yetmemesinin yarattığı çaresizlik çok ağırdı.


Agnes, doğayla, bitkilerle, toprağın ve yaşamın döngüsüyle derin bir bağ içinde yaşayan bir kadın. Çevresindeki canlılığı hisseden, ona dokunan, onu besleyen ve yaşatmaya çalışan biri. Hamnet'in ölümünden sonra ise sanki kendi içindeki canlılığın da bir bölümünü kaybediyor. Çocuğunun kaybıyla birlikte kendisinden de bir parça kopuyor. Yaşamla böylesine güçlü bir temas içinde olan birinin giderek cansızlaşmasına tanıklık etmek, filmin en hüzünlü yanlarından biriydi benim için.


William'ın acısıyla kurduğu ilişki ise başka bir biçimde gelişiyor. Onun kaybı, sözcüklere, karakterlere ve sonunda bir tiyatro oyununa dönüşüyor. Belki de doğrudan ifade edemediği, Agnes'le paylaşmakta zorlandığı duygular, sahnede kendilerine bir yer buluyor.


Filmin son sahneleri bu nedenle benim için çok etkileyiciydi. Hamlet sahnelenirken Agnes'in yaşadığı şey yalnızca bir tiyatro oyunu izlemek değildi sanki. Kendi kaybına, kendi acısına, belki de William'ın bugüne kadar kendisine ulaştıramadığı duygularına başka bir yerden tanıklık ediyordu.


Ve yalnız değildi.


O sahnede acı, yalnızca Agnes'in ya da William'ın acısı olmaktan çıkıyordu. Tiyatrodaki herkesin bir biçimde katıldığı, paylaştığı bir deneyime dönüşüyordu. Kaybın ağırlığı ortadan kalkmıyordu belki ama artık yalnızca bir kişinin içinde taşınmıyordu. Başkalarının bakışlarında, yüzlerinde, uzanan ellerinde de kendisine bir yer buluyordu.

Sanırım beni en çok etkileyen de buydu: Acının bir başkası tarafından görülmesi, ona tanıklık edilmesi ve birlikte taşınabilmesi.



Belki de sanatın en etkileyici yanlarından biri bu. Bir başkasının yaşadığı deneyime bizi yaklaştırabilmesi, kendi duygularımızla temas etmemize alan açabilmesi ve birbirimizi hiç tanımasak da ortak bir yaşantıda buluşturabilmesi.

Film boyunca Agnes'in gücü üzerine de çok düşündüm. Çocuklarını büyütürken, onları korumaya çalışırken, yaşamla bağını sürdürürken gösterdiği güce hayran kaldım. Ama belki de onun gücünün başka bir yönü daha vardı: William'la ilişkisinde kalabilmesi ve aynı zamanda onu bırakabilmesi.


Çünkü bazen bir ilişkide kalmak, sürekli yan yana olmak anlamına gelmiyor. Bazen sevdiğimiz kişiye alan açabilmek, onun kendi yoluna gitmesine izin verebilmek de ilişkinin bir parçası. Hatta bazen kaybetmemek için bırakabilmek gerekiyor. Agnes'in hikâyesi bana bunu da düşündürdü.


Filmin son sahnelerinde mideme yumruk yemiş gibi hissettim. Gerçekten bedensel olarak yaşadığım bir ağırlıktı bu. Gözyaşlarımı tutamadım. Sanki ben de tiyatrodaki insanların arasındaydım. Onlarla birlikte o kayba, o acıya tanıklık ediyordum. Hiç tanımadığım insanlarla aynı duygunun içinde buluşmuştum.


Hamnet, ağır akan bir film. Ama bu ağırlık, hikâyenin dokunaklılığıyla öylesine bütünleşiyor ki kendimi onun ritmine bırakmış buldum. Sanki film, hüznün içinden geçerek ilerliyordu. Buna belki de hüznün akıcılığı diyebilirim.


O son sahnede, acının yalnızca Agnes'in ya da William'ın acısı olmaktan çıkıp herkesin katıldığı ortak bir deneyime dönüşmesi beni derinden etkiledi. Kaybın ağırlığı ortadan kalkmıyordu belki ama artık yalnızca bir kişinin içinde taşınmıyordu. Başkalarının bakışlarında, yüzlerinde, uzanan ellerinde de kendisine bir yer buluyordu.

Ve ben de o ellerin arasına kendi elimi uzatmak istedim.

 
 
 

Comments


Doç. Dr. Zeynep Maçkalı 

​

​​​

Mail : zeynepmackali@gmail.com

​

Telefon: 0212 251 6809

             

Thanks! Message sent.

bottom of page